AMEL İMANDAN CÜZ MÜDÜR, KÜFÜR, TEKFİR, SELEFİLİK, MEZHEB VE MUHAMMED B. ABDULVAHHAB

SORU: Evvela şunu söyleyeyim ki soru ve eleştirilerimi hiç kırpmadan ve geciktirmeden yayınladığınız için teşekkür ederim..
Fakat sayın hocam Siz de bilirsiniz ki imanın "kalple tasdik ve dil ile ikrar"dan ibaret olduğunu söyleyenler her şeyden evvel cumhuru ulemaya ve ehli hadise muhalefet etmişlerdir.Fakat bu bir yana,mürcienin fakihlerinin eserlerinde dahi sizin bu söylediklerinize mesnet teşkil edebilecek bir şey gösteremezsiniz.Zira sizin söyledikleriniz daha çok mürcienin ğulat olanına benzemektedir. "Kişi dine nereden girmişse oradan çıkar" sözü doğrudur.Lakin diyorsunuz ki "kişi eğer polis olmakla dinden çıkmış olsaydı,istifa ettiği anda iman etmiş olurdu." Şüphesiz bu söylediğiniz söz bir çok çelişkiler barındırmaktadır.Fakat sadece bir soru sormak istiyorum.Polis dediğiniz kişilerin, polis olmadan evvel muvahhid müslüman olduklarına dair peşin inancınız/kabulünüz nerden geliyor? Peki ya şu sözlerinize ne demeli.."Dolayısıyla tevhid sözüne inanan ve bunu söyleyen kişi, buna aykırı bir inanca sahip olduğunu sarahaten beyan etmedikçe, Allah'ın haram kıldığı bir iş yapmış olsa dahi, bu kişi dünya hukukunda müslüman kabul edilir." Sayın hoca,Kişinin inandığı tevhid inancını bırakmış olması için hiç bir ikrah durumu söz konusu değilken kalkıp tağutun muhafızlığını yapması yetmez mi?Bu lisanı halle yeteri kadar sarih bir ifade değil midir? Ayrıca bu, Allahın haram kıldığı bir amel değildir.ALLAH'IN HARAM KILDIĞI KÜFÜR BİR AMELDİR!.Ve yapan tabiatıyla kafirdir.Dünyadaki hükmü budur,zira biz KALPLERİ BİLEMEYİZ! Size sadece şu tarihi hadiseyi hatırlatmakla iktifa edeceğim..Hicretin farziyyetinden sonra henüz hicret etmemiş olan peygamberimizin amcası Hz.Abbas ve arkadaşları zorla müslümanlarla savaştırılmak üzere savaş meydanınına getirilip de Rasulullah sav tarafından esir alındıklarında,"ey Allah'ın Rasulü biz müslümandık,zorla getirildik" dediklerinde Rasulullah sav onlara şunu söyledi:"Zahiriniz öyle göstermiyor,kalbinizi de biz bilemeyiz,fidye verin!" BEN MÜSLÜMANIM DİYEN ADAMA MÜŞRİK MUAMELESİ YAPILIP FİDYE ALINIYOR! Sayın hocam bu meseleler gayet netameli meselelerdir.acizane tavsiyem Şeyh Muhammed bin Abdulvehhab'ın ve talebelerinin eserlerine bir göz atın...Allah'ın şeriatından gayrı şeriatler ihdas edip, insanlara zor ve baskıyla tatbik eden,bütün kurum ve kuruluşlarında küfür ve şirk akidelerini icra eden,her köşe başında kerhane işleten ve buralardan vergi alıp buna da kutsal kazanç diyen,ekonomisinin temeli faize dayanan bir devletin muhafızlığını yapan kişilere eğer mümin diyorsanız ve müslümanlara savaş açsalar dahi onları tekfir etmemeli aksine ayeti kerimenin emri üzere iki mümin taifeyi barıştırmaya yönelik hareket edilmeli diyorsanız vay sizin halinize ki ğulatı mürcie elinize su dökemez...

Soran: Cihan Yürekli - 27.11.2013

CEVAP: İmanın kalple tasdik dille ikrar olduğuna ilaveten gereğince amel etmeyi imanın tanımına dâhil eden cumhur ulema, bu tanımdan hareketle amelin terkinin, mutlak anlamda imanı bozan bir durum olduğunu söylememişlerdir. Hanbeli mezhebinden namazı terk edenin kafir olacağı görüşünde olan alimler, bunu amelin imandan bir cüz olması gerekçesine dayandırmamış, namaza özel nasslara istidlal etmişlerdir. Netice olarak ameli imandan bir cüz kabul eden cumhur ulema, bu tanımdan yola çıkarak amelin terkini küfür görmemiştir. Kaldı ki biz buradaki cevaplarımızda, toplumun geneli Hanefi olduğundan dolayı, soruyu soran kişi aksini belirtmediği sürece Hanefi mezhebini esas alıyoruz. Ebu Hanife'ye göre imanın tanımı sadece kalple tasdik dille ikrardır. Eğer Ebu Hanife'nin görüşünün yanlış olduğu kanaatindeyseniz, derneğimizde ve internet sitemizde, bunun doğru sonucuna ulaşmak için yapılmakta olan bir çalışmamız bulunmamaktadır. Netice olarak amel-iman ilişkisindeki ihtilaftan, amelin terkinin küfür olup olmadığı hususunda ihtilaf edilmemiştir, amelin terkinin mutlak anlamda küfür olmadığı hususunda Ehli Sünnet'in ittifakı vardır.

'mürcienin fakihleri' ifadesini kullanmışsınız fakat Mürcie fıkhî bir mezhep değildir. Onlara göre kişi imana girdikten sonra küfre girmez. Ehli Sünnet'e göre, İslâm'a girmiş olan kişi, kendisini dine sokan prensipleri inkâr ettiğinde dinden çıkar, kâfir olur. Bu konuda Mürcie ile hiçbir inanç benzerliğimiz yoktur. Zannediyorum sizinle aynı düşünmediğimiz konu, kişinin küfre düştüğünün tespitindeki farklılığımızdır. Yoksa Ehli Sünnet'in belirlemiş olduğu, kişiyi kâfir yapan ve yapmayan inançlar çok açıktır, ortadadır. Prensipte kişiyi kâfir yapan bir inancın bize yansıması noktasında, hangi kuvvetteki dayanak kişinin tekfirinde yeterlidir, bu mesele günümüzde Müslümanların anlaşamadığı bir meseledir. Kişinin küfrüne delalet yoluyla işaret eden bir zahir görür görmez onun küfrüne mi hükmetmeli yoksa bu sarih ve kuvvetli bir delil olmadan ihtiyatlı davranıp tekfirden geri mi durulmalı? Bu soruya vereceğimiz cevap, tekfir meselesindeki çözümümüz olacaktır.

Eğer polis olan kişinin tekfir edilip edilmeyeceğini soruyorsanız, Müslüman olan bir kişinin, polis olmakla dinden çıkıp çıkmayacağını sorduğunuzu anlarız. Sorudan hareketle 'Müslüman kişi polis olmakla kâfir olur mu olmaz mı?' sorusunu cevaplandırdık. Eğer kişi zaten kâfirse, onun polis olup olmama durumunu konuşmanın manası yoktur. Muvahhid bir Müslümanın polis olması onu dinden çıkartıp kâfir yapar mı, sorusunu cevapladık; onun muvahhid Müslüman olduğu ön kabullenmesiyle hareket etmedik.

'hiç bir ikrah durumu söz konusu değilken' ifadesi kullanmışsınız. Usul kitaplarından ikrah meselesini okumanızı tavsiye etmekle yetinmek durumundayız. Çünkü ikrah meselesinde şartları çok ağır olan mezhepler olduğu gibi çok hafif tutan mezhepler de vardır. Bu görüşleri ve delillerini burada anlatmak cevabı daha da uzatacaktır. Biri bu ruhsatları kullanmışsa, onu tekfir edemeyiz, etmemeliyiz. Cahil bir insan, delillerden hüküm çıkaramayacak bir kişi, bir müçtehidin içtihadıyla amel ediyorsa, içtihat yanlış da olsa, o içtihatla amel eden cahil kişi mazurdur. Çünkü bir âlimden fetva almıştır.

Müslüman kişinin, yaptığı haramı helal saymadığı sürece tekfir edilemeyeceği kanaatindeyiz. Yoksa haram ile küfür arasında fark kalmaz, ki bu Ehli Sünnet'in görüşü değildir. '...Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.' (el-Mâide, 44) ayetinin tefsirinde İbn Abbâs ra, bunu yapan kişinin, inkâr etmemesi halinde kâfir olmayacağını söylemektedir. (Tefsîru'bni Abbâs, Alî b. Ebî Talha rivayeti ki bu İbn Abbâs tefsirinin en sahih rivayetidir) Bu durumda size göre İbn Abbâs'ın kâfir olması veya Mürcie olması gerekmektedir. Ne dersiniz?

Anlatmış olduğunuz tarihi hadisenin kaynağını verirseniz, meseleyi tahkik etmeye çalışalım. İtikadi bir meselede tarih kitapları hükümsüzdür. Hem Bedir Savaşı'nda fidye alınmasını Allahu Teâla eleştirmekte ve yanlış yapılmış olduğunu söylemektedir. (el-Enfâl, 67)

Muhammed b. Abdilvehhâb selef değildir, hatta halef bile değildir; 1700'lü yılların sonunda vefat etmiştir. Sadece seleften nakledilen bilgiler ışığında bir akide belirlemeliyiz. Yoksa siz Muhammed b. Abdilvehhâb'ı önder edinirsiniz, başkası başkasını... Bu durumda selefe tabi olmak ortadan kalkar. Bu hassasiyetle mezhep taklidini uygun görmeyenlerin Muhammed b. Abdilvehhâb'a tabi olmayı tavsiye etmesi ve görüşlerinin benimsenmesi gerektiğini düşünmesi düşündürücüdür.

'Allah'ın şeriatından gayrı şeriatler ihdas edip, insanlara zor ve baskıyla tatbik eden,bütün kurum ve kuruluşlarında küfür ve şirk akidelerini icra eden,her köşe başında kerhane işleten ve buralardan vergi alıp buna da kutsal kazanç diyen,ekonomisinin temeli faize dayanan bir devlet' İslâm devleti değildir. Devletin İslami olmaması gerektiğini savunmak küfürdür, şirktir. Kişi devletin Kur'ânla yönetilmesi gerektiğine inanır ve fakat buna aykırı davranırsa haram bir iş yapmış olur. İslam akidesini inkâr etmediği sürece kendisine küfür hükmü verilmez. Allahu A`lem

Hoca: Yasin KARATAŞ    Hocanın Facebook Sayfası   Hocanın Twitter Sayfası