İNSANIN CÜZÎ İRADESİ VE HİDAYET KİMİN ELİNDEDİR?

SORU: S.aleykum

Hocam dinlediğimiz bir derste kader konusunda bazı sıkıntılar yaşadık. Dersi veren hocamız şunları söylüyor;

1- İnsan iradesini Allah'ın yönlendirdiğini !
2- İnsanın herhangi bir seçim hakkının olmadığını !
3- Allah'ın adımıza kesin bir hüküm verdiğini !
4- Ehli sünnetin eski bir kader inancı olduğu ve öyle birşeyin aslında olmadığını !
5- Şayet eski kader inancına göre insan iman ve küfür seçimlerinde özgür ise bu durumda seçenin insan olduğunu bununda kesinlikle olamayacağını, seçenin Allah olması gerektiğini !
6- Küfür üzere olanların ne yaptıklarının farkında olmadıklarını ve insanların iman ettikten sonra ancak yaptıklarının farkına varabildiklerini !
7- Kafirleri yönlendirenin Allah olduğunu ve dolayısıyla aslında işimizin Allah ile olduğunu !

Hocam insanın seçim yapabilmesi için kendi iradesi var mıdır yok mudur ? İnsan seçim yapamıyorsa o zaman imtihanın anlamı nedir ? Yada insan Allah'ın yönlendirmesiyle iman eder yada küfre düşerse bu durumda cehennem ateşine atılması adaletsizlik olmaz mı ?

Soran: mehmet - 24.06.2016

CEVAP: ve aleykum selam ve rahmetullah. Sorduğunuz soru tarihte ehlisünnet dışı fırkaların çıkmasına sebep olan meselelerden bir tanesidir. Kader meselesinin esası da buna dayanır. Konu hakkında 3 ekol vardır ki, ehlisünnet dışındaki görüşlerin temelini felsefe oluşturmaktadır:

a. Cüzî iradeyi kabul edip, küllî iradeyi reddedenler: Bunlar Mutezile, Kaderiyye ve bunlara bağlı gruplardır. Bunlara göre kul kendi fiilinin yaratıcısıdır. Kulların fiillerinde Allah'ın hiçbir fonksiyonu yoktur. Çünkü -onlara göre- eğer kulun fiillerini Allah yaratırsa, kul yaptıklarından sorumlu olmamalı, sorgu-sual kendisine yöneltilmemelidir. Yaptıklarının karşılığı kula cehennem olarak verildiği takdirde, Yüce Allah'a ait tercihlerden dolayı kula zulmedilmiş olur ki, Allah âdildir, kullarına zulmetmez. Bu sebeple -onlara göre- küllî iradeyi reddetmek ve fiillerin kullar tarafından yaratıldığını iddia etmek gerekir.

b. Küllî iradeyi kabul edip, cüzî iradeyi reddedenler: Bunlar Cebriye ve Cehmiye fırkalarıdır. el-Milel ve'n-Nihal'de Cebriye tanımlanırken şu ifade kullanılır: 'Halis Cebriye şudur: Kula ait herhangi bir fiilin olmadığını; fiiller için gerekli olan kudretin de kulda olmadığını iddia edenlerdir.' (el-Milel ve'n-Nihal, Şehristânî, I, 85) Bu tanıma göre kulun hidayet olsun, dalalet olsun veya diğer azâ fiilleri olsun, hiç biri kulun kendine izafe edilmez. Tek yaratıcı Allah olduğundan, kulun herhangi bir fiil meydana getirme istidadı ve istitaati de -onlara göre- yoktur.

Yukarıdaki 2 görüşten her birinin açıklaması diğerine reddiyedir. Ayrıca açıklama yapmaya burada ihtiyaç duymuyoruz.

c. Hem cüzî iradeyi ve hem de küllî iradeyi kabul edenler: Ehlisünnet velcemaatin görüşü budur. Kul kendisine tahsis edilmi iradeyle, cüzî iradesiyle birtakım şeyleri murad eder. Küllî iradenin onaylaması halinde fiil gerçekleşir. Ortamı ve şartları Yüce Allah hazırlar, bu şartlara göre kulun tercihine göre sonuçlar yaratır. Buna göre yukarıdaki fırkaların çekinceleri ehlisünnetin görüşüne göre ortadan kalkmış oluyor. Yani Allah'tan başka yaratıcı olmadığı için fiilleri Allah yaratır. Allah kendi yaratmasını, kulun tercihlerine göre şekillendirmektedir.

Şimdi ehlisünnetin görüşünü biraz detaylandırabiliriz:

HİDAYET İKİ ÇEŞİTTİR

a. Hidayet-i Delâlet: Bu hidayet günlük konuşmada kullandığımız anlamdaki hidayet olmayıp, doğru yolu gösterme anlamına gelmektedir. Yüce Allah mükelleflerin tümüne bu hidayeti vermiştir. Fussilet Sûresi, 17. ayette konu edilen hidayet budur: 'Semûd'a gelince onları da hidayet ettik ama onlar körlüğü hidayete tercih ettiler. Böylece yapmakta oldukları kötülükler yüzünden alçaltıcı azabın yıldırımı onları çarptı.' Yüce Allah kâfirlere de, zalimlere de, fâsıklara da, muvahhitlere de bu hidayeti vermiştir; hepsine doğru yolu göstermiştir.

b. Hidayet-i Maûnet: Bu hidayet ise günlük konuşmada kullandığımız hidayettir. Hidâyet-i delalet'i, yani gösterilen doğru yolu kabul eden kişiyi, Yüce Allah'ın kendisine muvaffak kıldığı hidayettir. Sorunuzla ilgili olan kısım da aslında burasıdır. Âl-i İmrân Suresi 86. ayette ve buna benzer birçok ayette konu edilen hidayet, bu hidayettir: 'İman etmelerinden, rasûlün hak olduğuna şehadet getirmelerinden ve kendilerine apaçık deliller gelmesinden sonra küfre sapan bir kavme Allah nasıl hidayet verir? Allah zalimler topluluğunu hidayete eriştirmez.' Buna benzer daha bir çok ayette Yüce Allah 'kafirler topluluğunu', 'zalimler topluluğunu' ve 'fasıklar topluluğunu' hidayete erdirmeyeceğini bildirmiştir. (Bkz. Bakara, 258, 264; Mâide, 51, 108; Enâm, 144; Tevbe, 19, 24, 37, 80, 109; Kasas, 50; Saff, 5, 7; Cumua, 5; Ahkâf, 10.) Bu ayetler, Allah'ın kendilerine hidayet vermeme sebebini fısk, zulüm ve küfür olarak açıklamıştır. Yani bunlara hidayet-i delalet gösterildikten sonra bu hidayeti kabul etmeyerek fasık olmuş, zalim olmuş, kafir olmuş, bu sebeple Allah onlara hidayet vermemiş, onları hidayete muvaffak kılmamıştır. Buna göre Allah'ın hidayete muvaffak kılmayı murad etmesi, kulların fiillerine tealluk etmiş, kulların hidayet istemesine bağlanmıştır. Yine Arâf Sûresi, 30. âyette Yüce Allah şöyle buyurmuştur: 'O, bir grubu doğru yola iletti, bir grup da sapıklığı hak etti. Çünkü onlar Allah'ı bırakıp şeytanları kendilerine dost edindiler. Böyleyken kendilerinin doğru yolda olduklarını zannediyorlar.' Bu ayette de sapıklığı hak etmenin gerekçesi olarak, kişilerin kendi iradeleriyle yapmış oldukları bir fiili, onların Allah'ı bırakıp şeytanları kendilerine dost ediniyor olmalarını açıkça ortaya koymuştur.

Yüce Allah'ın hidayet vermesi ve dalalette bırakmasının, insanların kendi talep ve fiilleriyle uyumlu olduğu açıkça görülmektedir. Ortaya koyulan bu iradenin ve davranış biçiminin kula izafe edilmesi de bunların kullara ait tercihler olduğunu göstermektedir. Kulun hidayete muvaffak olmasında, kulun kendisinin hiçbir fonksiyonunun olmadığını söylemek, Fâtiha Suresi'nde Yüce Allah'tan hidayet istemeyi anlamsız kılar. Öyle ya, istesek de istemesek de Yüce Allah bize hidayeti ya verecek ya da vermeyecek ise, Allah'tan hidayet istemek anlamsızlaşır. Aynı şekilde İmam Müslim'in Sahîhi'nde (2577) geçen kudsî hadisteki, hidayeti vermeyi kulun istemesine bağlayan şu ifadeyi nasıl izah edebiliriz: 'Ey kullarım! Benim hidayete eriştirdiklerim müstesna, hepiniz dalâlettesiniz. Öyleyse benden hidayet isteyin, size hidayet vereyim.'?

Peki meleklere ibadet eden müşriklerin şu sözüne ne demeli: '"Eğer Rahmân dileseydi, biz onlara kulluk etmezdik" dediler. Bu konuda hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece yalan söylüyorlar.' (Zuhruf Suresi, 20. ayet) Kendi şirklerini sözümona bir kader inancıyla açıklamaya çalışan müşrikleri, bu tevillerinin kurtaramayacağı açıktır.

Son olarak şunu da söyleyebiliriz ki, eğer Yüce Allah, dilediğini hidayete muvaffak kılarken hiçbir etkene itibar etmiyor olsaydı, o zaman onda -hâşâ- bir hevâ olması gerekirdi. İstediği zaman canının istediğini yapan, çok dengeli olmayan bir varlık olurdu ki biz rabbimizi bundan tenzih ederiz. Hem bu durumda peygamberler göndermesi de aynı şekilde anlamsız kalacaktı. Allahu A`lem

'Ehli sünnetin eski bir kader inancı' sözü oldukça anlamsız. Ehlisünnet dün çıkmadı; sahabenin takipçileri olarak 1400 yıldır varız. Tabii ki kader inancı ve diğer itikadi görüşleri eski olacak. Eski ehlisünnet inancını bırakanların nasıl zamanla küfre evrildiğini korkarak müşahede ediyoruz. Allah bizi eski inancımızdan, eskilerin inancından, ehlisünnet velcemaat akidesinden ayırmasın. İnşâallah sorularınızın cevabını açıkça ifadelendirebilmişizdir.

Hoca: Yasin KARATAŞ    Hocanın Facebook Sayfası   Hocanın Twitter Sayfası